Masumiyet Müzesi… Kaza mı? Cinayet mi? İntihar mı?

Orhan Pamuk “masumiyet” kelimesini neden kullanmış? Ya hikayede hiç kimse masum değilse. Tabi o sondaki köpek hariç…

Masumiyet Müzesi bence bir aşk hikayesi değil. Sahip olmanın ve görülmemenin hikayesi. Erkeğin penceresinden anlatılan bir hikaye. Böylece Füsun’u tam anlamıyoruz, daha çok Kemal’in Füsun tasavvurunu anlıyoruz.

Peki hikaye Füsun’un penceresinden nasıl? Çünkü anlatılan şey bir erkeğin büyük takıntılı aşkı olduğu kadar, aynı zamanda genç bir kadının yavaş yavaş silinişi.

Hikayede Kemal Füsun’u özne olarak değil, kendinde uyandırdığı duyguların kaynağı olarak seviyor ve bu kaynak da hiç bitmesin istiyor. “Çok güzel sevişiyorduk, sonra ona takıldım. Aşk böyle bir şey işte” diyebilecek kadar kör. “Seni görmediğim zaman fena bir takıntı, sadece gördüğüm zaman aşk” diyebilecek kadar net. Yaşadıkları trajedi anında bile “harika yanaklarından, kadife dudaklarından” bahsedebilecek kadar bencil. Peki ya Füsun?

Kemal bu açıdan Füsunu aslında hiç “göremezken”, Füsun da ya “bu durumu” göremiyor, ya da bu riski göze alıyor. Peki bu noktada Füsun kandırıldı mı yoksa kandı mı? Kemal tabi ki yalancı. Ama Füsun da aldığı riskin belki farkında. Bu, yalnızca bir cinsel deneyim değil. Bu bir bağlanma yatırımı. Peki nişanlı ve yakında evlenecek olan bir adamla bu riski neden alıyor?

Masumiyet Müzesi, Çukurcuma, Beyoğlu

Oysa “Ben sabırlıyımdır” diyerek bir hayalin peşinden gitmesi nafile, çünkü Kemal Füsun’un hislerini hiçbir zaman merkezine almayacak. Hikayenin sonunda “Artık içimde taşıdığım bu gizli dünyayı herkese anlatmak istiyordum” diyerek bir müze kurarken, “bütün bu binayı almak istiyorum” derken bile kendi duygularının tutsağı. Adam sadece kendi narsistik penceresinden bakıyor, Füsun’un istediği şey ise görülmek. Bu çok trajik bir karşılaşma. Kemal bakıyor. Füsun görülmek istiyor. Ama bakılmak ile görülmek aynı şey değil.

Füsun aslında güvenmek isteyen genç bir kadın. Hayali film yıldızı olmak. Bu hedef sadece şöhret arzusu değil; Aynı zamanda görülme isteği. Yani sadece Kemal değil, herkes tarafından görülmek, beğenilmek, onaylanmak. Kemal, Füsun için yalnızca romantik bir temas değil. Aynı zamanda bir “yükselme”, bir onaylanma, bir yetişkinliğe geçiş. Çünkü Kemal yalnızca arzulanan bir erkek değil onun gözünde; statüsü olan, zengin, güçlü bir erkek. Kemal’den önce görüştüğü kişi de zengin bir iş adamı.

Kemal ise onu gizli bir ilişkiye sıkıştırıp, bir nesneye dönüştürüyor. Yani Nişantaşı’ndaki butiğin vitrininden alıp, kendi evinin arka odasına koyuyor. Bu noktada Füsun’un çelişkisi şu: Görülmek isteyen bir kadın, görünmez bir ilişkiye neden razı olur? Çünkü Kemal’e olan bağı sadece aşk değildi; aynı zamanda onun üzerinden büyüme hayaliydi. Belki de kendini yeterince büyütmeden çok büyük hayaller kurmuştu ve bunun için büyük risk almıştı. Füsun görülmemekten yaralanmıştı, ama kendini ne kadar görebiliyordu?

Füsun’un Kemal’i terk edip ortadan kaybolması belki de hikâyedeki tek aktif ve etken hamle. Giden taraf o oluyor ve kontrolü alıyor. Kemal’in her şeyi göze alıp geleceğinin farkında. Kemal tekrar hayatına girdiğinde ise Füsun’un boşanmaması yine bu aktif hamlenin devamı. Yani biraz belirsizlikte tutarak güç kazanma. Ancak bu kopuş ve dönüş bir iyileşme sürecine dönüşmez. Çünkü iki taraf için de yaralayıcı olan şey karşı taraf açısından değil, kendilerinde henüz tamamlanmamış bir şeyler olması. Bu noktada Füsun gerçekten herkesin bahsettiği gibi edilgen bir kurban mı? Bence edilgen olsaydı hem bu büyük riski almaz hem de sonrasında kaybolmak gibi aktif bir hamle yapmazdı. Füsun aslında yaşına rağmen edilgen değil, etken bir insan, ve seçimlerinin farkında. Evlenmek için bir film senaristini seçmesi de öyle. Tabi bu Kemal’e aşık olmaması ve onu istememesi anlamına gelmiyor. Ancak kadınlar genelde özne olarak erkeklere değil, hayallerini yaşatacak bir güvene tutunurlar.

Füsun’un aradığı gerçekten güç mü?

Kadınlar genelde ağır yük ve kaba işler istemezler. Onun yerine detayları güzelleştirmek isterler. Fusun’un annesi de damadı için “iyi kalpli bir çocuk ama çok da zayıftır” derken bunun farkında. Kızı için bu alanı açabilecek bir eş istiyor. Kemal de en nihayetinde “yanında güçlü bir erkek olmadan bu yollardan gitmekten mi korktun?” diyerek tek kurşunla iki kahramanı da bitiriyor. Ancak bir şeyin farkında değil ki, Füsun’un aradığı aslında güç değil. Onun aradığı hayatını ince ince işlerken bütün bunları düşünmek zorunda olmayacağı bir güven. O güveni göremediğinde zaten saygısı da arzusu da ölüyor. Ve tamamen rasyonel tarafa kayıyor. Unutmayalım ki erkekler rasyonel görünen romantikler, kadınlar ise romantik görünen rasyonellerdir. Ki bu da kadınlar açısından çok haklı, bunu kesinlikle eleştiremeyiz.

Erkek anlatısında bu hikâye büyük, romantik, tutkulu bir aşk gibi görünüyor ama Kadın perspektifinden tablo çok sarsıcı. Genç bir kadın için zaten hayatın merkezinde olmamak, “gizli kalmak” ağır bir psikolojik yükken, bunun üzerine bir de yaptığı duygusal yatırımın heba olması var. Kemal nesneleri biriktiriyor. Füsun ise parçalanan benliğini toplamak zorunda kalıyor. Sonuçta Kemal iflah olmaz bir kişilik. Peki Füsun sadece aşkı tarafından görülmek isteyen bir kadın mı? Yoksa herkes tarafından görülmek için daha fazlasını göze alır mı? Kemal’in çekeceği filmde iğneleyici bir bakışla, “küçümsenen fakir akrabayı oynamak isterdim aslında” derken, hırsını da çok açık ifade ediyordu. Kemal Füsun’un yakasını bırakmıyor. Ama Füsun da Kemal’in yakasını bırakmasını istemiyordu.

Peki aşk bunun neresinde? Füsun acaba nefrete dönüşecek bir yoğunlukla Kemal’e mi aşık oldu? Yoksa onun tarafından seçilmemiş olmaktan mı nefret etti? Kemal’in dudaklarını ısırırken ona olan kinini, hıncını bitiremiyordu aslında. Gerçek aşk ise bu hikayedeki gibi hınçla, egoyla ve taktiklerle ilerlemez ki, akacaksa akar. Hastalıklı aşk “sensiz eksiğim der. Bu hikayede kahramanlarımızın ikisi de eksik. İkisi de henüz kendini tamamlamamış. Gerçek aşk “ben zaten tamım, ama seninle daha fazlayım” der. Gerçek aşk kendi içsel bütünlüğünü başkasının yanında da sürdürebilme becerisidir. Tamamlanma beklentisi değil, eşlik beklentisidir. Birlikte olmak eksiklikten kaynaklı bir zorunluluk değil, bir tercihtir. Gittiğinde bir eksiklik olmaz, çünkü sen zaten tamsındır. Bu sayede ilişki biterse kıyametler kopmaz, dünya batmaz, müze tapınaklar kurulmaz. Ayakta kalırsın çünkü giden bir şeye değil, kendine tutunuyorsundur. Özetle bu hikâye aşkın ya da sevmenin değil; sahip olamamanın, görülmemenin ve gidememenin hikâyesi.

Tamam, Kemal Füsun’u hiç görmedi. Çünkü hep kendi penceresinden baktı.
Peki Füsun hiç “görebildi mi?” Belki gerçek Kemal’i görmesine rağmen bu riski aldı. Hırslı ve kararlıydı. Annesiyle beraber yaşını büyütüp güzellik yarışmasına katılması da almamaları gereken bir riskti ve sonu kötü olmuştu. Gençlikte risk heyecan; olgunlukta risk hesap demektir. Gençken insan uçuruma bakar ve “bu manzarada ne güzel uçulur” diye düşünür. Olgunlaştığında aynı uçuruma bakar ve derinliği hesaplar. Heyecanlı cesaret ve hesaplı cesaret terazisinin tam ortasında ise tecrübe vardır. İnsan yaşadıkça daha az risk almaz; sadece riskin bedelini daha net görür.

Füsun riskini ihtirasla değil basiretle almış olsaydı direksiyonu karşısına çıkan ilk gösterişli, boyu aşan, görüşü daraltan, yönünü güneşe, yani dış bir etkene göre belirleyen ağaçlı ay çiçek tarlalarına değil, önünü görebileceği buğday tarlalarına çevirirdi. Oysa Füsun yönünü Kemal’den aldı. Onun bakışından, onun seçişinden, onun dünyasından. Buğday ise tek bir ışığa dönmez. Toprakla ilişkilidir. Köküyle büyür.

Buğday başağı doldukça eğilir”. Sen de ekilmiş, dolu tarlalarda ileriyi görebilirsin. Eğilmek zayıflık değildir. Eğilmek bazen, ağırlığın farkında olmaktır.

Bu ölüm müzesindeki eşyalar kazada dağılan bir hayatın parçaları mı? Cinayet delilleri mi? İntihar mektupları mı? Ya da hepsi birden mi?